10 Mart 2010 Çarşamba

pısırığın uykusu

“Rahatsız oluyorsun, istersen balkona çık” dedi Onur ve gözlerimin içine bakarak sigarasının dumanını burun deliklerinden dışarı püskürttü. Sigara içmiyordum, bunu biliyordu ama gene de baş başayken sigara içiyordu. Duman gırtlağımı yakmaya başlamıştı, oturduğum koltuktan kalktım ve kendimi balkona kapattım. Son bir aydır her akşamüzeri Onur’un yeni sevgilisi onu ziyarete geliyor, birlikte mutlu aileyi oynuyordular. Koltuğa oturuyor ve birbirlerine gün içinde olan biteni rapor ediyorlar. Onur için dünyadaki en önemli şey birden bire Aylin’in kuaförde geçirdiği iki saat oluyor ve ben hayatımın iki koca saatini tavana bakarak geçiriyorum. Onları dinleyip dinlememem pek umurlarında değil, zaten orda olmamın tek sebebi Aylin’in ne kadar “harikulade” olduğunu ve benim ne kadar olmadığımın altını çizmek olduğunun farkındayım.
Onur’un insan seçimini daima takdir etmişimdir. Her zaman en eğlenceli ve ilgi çekici insanlar ile birlikte olurdu, bir sürü lideriydi ve sürüsüne itici birini aldığını asla göremezdiniz. Onu neredeyse beş yaşımdan beri, annemin, kardeşim ile benim ellerimden tutup apartmana yeni taşınan komşuyu ziyarete sürüklemesinden beri tanırım. Annem de böyle şeyleri Onur gibi oldukça sık yapar. Sizin yerinize karar verip sizi korur ve gözetir. İkisi de savaşçı ve liderdir. Tabi Onur o zamanlar daha küçüktü ve çevresinde peşine takabileceği fazla insan yoktu. Aylin’in yerimi alması neredeyse bütün bir çocukluk dönemi boyunca beklemişti.
Görünüş olarak bir erkeğe benzediğim için Onur ile aynı eve çıkmam çok da zor olmadı. Kendi ailem bile benden umudu kesmişti. Tabi ayrı eve çıkma fikri de diğer bütün “birlikte” fikirleri gibi Onur’dan çıkmıştı. Onun bütün fikirleri “birlikte” ve “beraber” kavramları üzerine kurulurdu. O da benim gibi hiç bir şeyi tek başına yapamazdı. Bunu kırmak, kimseye bel bağlamamak istemişti. O benim aksime daha başı boş yetişmişti. Bu yönden ona biraz acıyordum ama bu ne ona ne de bir başkasına bir şey ifade etmiyordu. Artık o küçük erkek kardeş aramıyordu, o daha narin ve daha güzel bir şeyleri arıyordu. Balkonun korkuluklarına yaslanıp yağan yağmuru izlerken bunları düşünüyordum. Bir yerde kendimi ikna ediyordum.
Benim çocukluğum daha çok kendimi ikna ederek ve kimseye hayır diyemeyerek geçmişti. Savaşmayı hiç beceremedim, beni sürekli kollayan birileri mutlaka olurdu. Kendimi pısırık biri olarak yetiştirdim, böylesi daha çok hoşuma gitmişti. Tembeldim ve başkasının benim yerime karar vermesine alışıktım (Hala da öyleyim). Ayrı eve çıkmayı kabul edişim de biraz bu yüzdendir. Bir sabah Onur ile otururken bana ayrı eve çıkmayı önerdi. Benim için daha iyi olacağını, ailemden ve evde gördüğüm bütün o baskıdan uzaklaşabileceğimi söylemişti. Başta istemedim, çok teferruatlı bir işti ve Onur ile birlikte yaşamak istediğimi zannetmiyordum. Ama ona itiraz edemedim. Ona onunla eve çıkmak istemediğimi, çünkü aşırı kontrolcü ve uzun vadede sinir bozacak derecede yapışık biri olduğunu söyleyecek cesareti kendimde bulamadım. Ayrıca kız olmamın bir şey ifade etmediğini de biliyordum. Zaten hiçbir zaman etmezdi. Böylece kendimi kabullenişin güçlü kollarına bıraktım. Uzaklaşma ve saklanma fikrinin güzel gelmesini, buna ihtiyacım olduğunu ve Onur’un bana saydığı diğer bütün gerekçeleri sindirmeye başladım.
Ev dediğime bakmayın, oldukça küçük bir apartman dairesi bulup yerleşmiştik. Bir oda, bir salon, açık mutfak ve bir banyodan ibaretti. Onur’un odayı almak için beni ikna edeceğini biliyordum ve o bunu yapmadan salonda yatmak için gönüllü oldum. Daha en baştan kontrolde olduğunu bana hissettirmesini istememiştim ve salonun pencereleri daha genişti. Ayrıca evin neredeyse tek özelliği küçük balkonunun bir parça deniz görmesiydi.
Salona girdiğimde Aylin gene sevgilisinin yanına oturmuştu, ben de gene karşılarındaki eski kahverengi eski koltuğa gömüldüm. Bu koltuğu taşındığımızın ertesi günü sokakta bulmuştuk. Bunun gibi evdeki bir çok eşyayı da dışarıdan toplamıştık. Duvardaki posterler, salondaki tek ayağının yerine kitap döşenmiş küçük masa ve benim en sevdiğim iki rafı eksik kitaplık evin havasını oldukça değiştirmişti. Burası benim için bir evden çok ganimetlerimi sakladığım bir mahzendi. Materyalist biri olduğum da her halimden anlaşılırdı, eve gelen herkese kitaplığımdan uzak durmasını söylerdim. Aylin gene konuşmaya başlamıştı. Anlaşılan bu gün çektirdiği fön ona yetmemişti. Oturduğum yerden kollarımı sarkıttım ve etrafa bakınmaya başladım. Bu eve taşındığımda yanıma sadece iki tane çanta almıştım, eşyalarımı hep çantalara koyardım. Bu kendimi daha özgür hissetmemi sağlıyor, bana enerji veriyordu. Bir yerden kaçamadığımı hissettiğim zaman uykum gelir, elim ayağım çekilir. Bedenimi savaşmaktan ziyade kaçmaya programladığımdan olsa gerek, bir sorunun üstesinden gelemediğim zaman sızarım. Son zamanlarda bunu daha net olarak görebiliyorum. Özellikle de Aylin konuşurken kollarımın ve bacaklarımın birden uyuşmasını buna örnek olarak gösterebilirim. Bunun için çantalarım hep topludur. Böylece kendimi, canımı sıkan herhangi bir konuşmadan kolayca kaçabileceğime inandırıyorum.
Her neyse, Aylin birden oturduğu yerden kalktı ve bir yere gitmesi gerektiğini, acelesi olduğunu söyledi. Tam olarak ne dediğini dinlememiştim, daha çok gereğinden fazla doldurulup şişen pembe sırt çantama ve yeşil kulplu lacivert valizime odaklanmıştım. Ama Aylin’in acelesi vardı ve bu iyi bir şeydi, hem dışarı çıkmak için benim de bir mazerete ihtiyacım vardı. Bulaşık sırası o akşam bendeydi ve salonda oturduğum her dakikanın başında Onur bulaşığı ne zaman yıkayacağımı soracaktı. Hızla ayağa kalktım ve sanki onun ayağa kalktığını görmemiş, görse bile umurunda olmayan bir tavır takınmaya çalıştım. Bir kere daha ne kadar kötü bir oyuncu olduğumu fark ettim.
Aylin’e, benim de dışarı çıkmam gerektiğini isterse beraber çıkabileceğimizi söyledim. İnci gibi düzgün beyaz dişlerini göstererek kocaman gülümsedi. Onun gülüşü karşısında sırıtmaya çekindim ve dudaklarımı tebessüm etmeye zorladım. Giyinip evden çıktım ve Aylin’in vedalaşıp gelmesini bekledim. Kızın “güle güle” demesi bile yarım saati buluyordu. Apartmandan çıktık ve yağmurun altında otobüs durağına kadar konuşmadan hızlı adımlarla yürüdük. Durağa varıp beklemeye başladığımızda da kısa süren bir sessizlik oldu. Sessizliği Aylin bozdu. Bana yakında Onur ile ayrı bir eve çıkmak istediklerini söyledi, “iyi” dedim, “zaten bekliyordum, birbirinize çok yakışıyorsunuz. Gülümsedi, “sen de kendine birini bulmayacak mısın? Hani saçlarını biraz uzatsan, biraz daha renkli giyinsen…” diye karşılık verdi. Ona gülümseyip teşekkür ettim, böyle görünmemin ya da giyinmemin benim seçimim değil de toplumun bana biçtiği bir rol olduğunu ona anlatmaya hazırladım kendimi. İnsanlar ile olan ilişkim bu tür tiratlar üzerine kuruluydu ama o an bütün bunları anlatmanın hiçbir anlamının kalmadığını fark etmiştim, sürüde bir tek Onur ve ben kalmıştık ve şimdi Onur gidiyordu, beni sürüden atmış ve yerime Aylin’i bulmuştu. Kabaca söylemek gerekirse bütün hadise kafama o an dank etti. İşin kötüsü Aylin de bütün bunların farkındaydı, o sistemin işleyişini çözmüştü, o (ne yazık ki) o kadar da salak değildi. Otobüsü geldiğinde bana o kocaman gülümsemesinden bir tane daha verdi ve araca binip gitti.
Önce kötü hissetmeye çalıştım, sonra ağlamaya çalıştım ama o an için ikisi de bana anlamsız ve gereksiz geldiler. Onun yerine eve döndüm, bulaşıkları yıkadım ve kendimi koltuğa bıraktım. Yorgun hissediyordum, yorgun olmalıydım. Bir şeyler yanlış geliyordu ama düşünemeyecek kadar uykum vardı. Gözlerimi kapattım ve düşünmekten vazgeçtim. Kendimi hafifçe cama vuran yağmura verdim. Farkına bile varmadan uykuya daldım.
“Rahatsız oluyorsun, istersen balkona çık” dedi Onur ve gözlerimin içine bakarak sigarasının dumanını burun deliklerinden dışarı püskürttü. Sigara içmiyordum, bunu biliyordu ama gene de baş başayken sigara içiyordu. Duman gırtlağımı yakmaya başlamıştı, oturduğum koltuktan kalktım ve kendimi balkona kapattım. Son bir aydır her akşamüzeri Onur’un yeni sevgilisi onu ziyarete geliyor, birlikte mutlu aileyi oynuyordular. Koltuğa oturuyor ve birbirlerine gün içinde olan biteni rapor ediyorlar. Onur için dünyadaki en önemli şey birden bire Aylin’in kuaförde geçirdiği iki saat oluyor ve ben hayatımın iki koca saatini tavana bakarak geçiriyorum. Onları dinleyip dinlememem pek umurlarında değil, zaten orda olmamın tek sebebi Aylin’in ne kadar “harikulade” olduğunu ve benim ne kadar olmadığımın altını çizmek olduğunun farkındayım.
Onur’un insan seçimini daima takdir etmişimdir. Her zaman en eğlenceli ve ilgi çekici insanlar ile birlikte olurdu, bir sürü lideriydi ve sürüsüne itici birini aldığını asla göremezdiniz. Onu neredeyse beş yaşımdan beri, annemin, kardeşim ile benim ellerimden tutup apartmana yeni taşınan komşuyu ziyarete sürüklemesinden beri tanırım. Annem de böyle şeyleri Onur gibi oldukça sık yapar. Sizin yerinize karar verip sizi korur ve gözetir. İkisi de savaşçı ve liderdir. Tabi Onur o zamanlar daha küçüktü ve çevresinde peşine takabileceği fazla insan yoktu. Aylin’in yerimi alması neredeyse bütün bir çocukluk dönemi boyunca beklemişti.
Görünüş olarak bir erkeğe benzediğim için Onur ile aynı eve çıkmam çok da zor olmadı. Kendi ailem bile benden umudu kesmişti. Tabi ayrı eve çıkma fikri de diğer bütün “birlikte” fikirleri gibi Onur’dan çıkmıştı. Onun bütün fikirleri “birlikte” ve “beraber” kavramları üzerine kurulurdu. O da benim gibi hiç bir şeyi tek başına yapamazdı. Bunu kırmak, kimseye bel bağlamamak istemişti. O benim aksime daha başı boş yetişmişti. Bu yönden ona biraz acıyordum ama bu ne ona ne de bir başkasına bir şey ifade etmiyordu. Artık o küçük erkek kardeş aramıyordu, o daha narin ve daha güzel bir şeyleri arıyordu. Balkonun korkuluklarına yaslanıp yağan yağmuru izlerken bunları düşünüyordum. Bir yerde kendimi ikna ediyordum.
Benim çocukluğum daha çok kendimi ikna ederek ve kimseye hayır diyemeyerek geçmişti. Savaşmayı hiç beceremedim, beni sürekli kollayan birileri mutlaka olurdu. Kendimi pısırık biri olarak yetiştirdim, böylesi daha çok hoşuma gitmişti. Tembeldim ve başkasının benim yerime karar vermesine alışıktım (Hala da öyleyim). Ayrı eve çıkmayı kabul edişim de biraz bu yüzdendir. Bir sabah Onur ile otururken bana ayrı eve çıkmayı önerdi. Benim için daha iyi olacağını, ailemden ve evde gördüğüm bütün o baskıdan uzaklaşabileceğimi söylemişti. Başta istemedim, çok teferruatlı bir işti ve Onur ile birlikte yaşamak istediğimi zannetmiyordum. Ama ona itiraz edemedim. Ona onunla eve çıkmak istemediğimi, çünkü aşırı kontrolcü ve uzun vadede sinir bozacak derecede yapışık biri olduğunu söyleyecek cesareti kendimde bulamadım. Ayrıca kız olmamın bir şey ifade etmediğini de biliyordum. Zaten hiçbir zaman etmezdi. Böylece kendimi kabullenişin güçlü kollarına bıraktım. Uzaklaşma ve saklanma fikrinin güzel gelmesini, buna ihtiyacım olduğunu ve Onur’un bana saydığı diğer bütün gerekçeleri sindirmeye başladım.
Ev dediğime bakmayın, oldukça küçük bir apartman dairesi bulup yerleşmiştik. Bir oda, bir salon, açık mutfak ve bir banyodan ibaretti. Onur’un odayı almak için beni ikna edeceğini biliyordum ve o bunu yapmadan salonda yatmak için gönüllü oldum. Daha en baştan kontrolde olduğunu bana hissettirmesini istememiştim ve salonun pencereleri daha genişti. Ayrıca evin neredeyse tek özelliği küçük balkonunun bir parça deniz görmesiydi.
Salona girdiğimde Aylin gene sevgilisinin yanına oturmuştu, ben de gene karşılarındaki eski kahverengi eski koltuğa gömüldüm. Bu koltuğu taşındığımızın ertesi günü sokakta bulmuştuk. Bunun gibi evdeki bir çok eşyayı da dışarıdan toplamıştık. Duvardaki posterler, salondaki tek ayağının yerine kitap döşenmiş küçük masa ve benim en sevdiğim iki rafı eksik kitaplık evin havasını oldukça değiştirmişti. Burası benim için bir evden çok ganimetlerimi sakladığım bir mahzendi. Materyalist biri olduğum da her halimden anlaşılırdı, eve gelen herkese kitaplığımdan uzak durmasını söylerdim. Aylin gene konuşmaya başlamıştı. Anlaşılan bu gün çektirdiği fön ona yetmemişti. Oturduğum yerden kollarımı sarkıttım ve etrafa bakınmaya başladım. Bu eve taşındığımda yanıma sadece iki tane çanta almıştım, eşyalarımı hep çantalara koyardım. Bu kendimi daha özgür hissetmemi sağlıyor, bana enerji veriyordu. Bir yerden kaçamadığımı hissettiğim zaman uykum gelir, elim ayağım çekilir. Bedenimi savaşmaktan ziyade kaçmaya programladığımdan olsa gerek, bir sorunun üstesinden gelemediğim zaman sızarım. Son zamanlarda bunu daha net olarak görebiliyorum. Özellikle de Aylin konuşurken kollarımın ve bacaklarımın birden uyuşmasını buna örnek olarak gösterebilirim. Bunun için çantalarım hep topludur. Böylece kendimi, canımı sıkan herhangi bir konuşmadan kolayca kaçabileceğime inandırıyorum.
Her neyse, Aylin birden oturduğu yerden kalktı ve bir yere gitmesi gerektiğini, acelesi olduğunu söyledi. Tam olarak ne dediğini dinlememiştim, daha çok gereğinden fazla doldurulup şişen pembe sırt çantama ve yeşil kulplu lacivert valizime odaklanmıştım. Ama Aylin’in acelesi vardı ve bu iyi bir şeydi, hem dışarı çıkmak için benim de bir mazerete ihtiyacım vardı. Bulaşık sırası o akşam bendeydi ve salonda oturduğum her dakikanın başında Onur bulaşığı ne zaman yıkayacağımı soracaktı. Hızla ayağa kalktım ve sanki onun ayağa kalktığını görmemiş, görse bile umurunda olmayan bir tavır takınmaya çalıştım. Bir kere daha ne kadar kötü bir oyuncu olduğumu fark ettim.
Aylin’e, benim de dışarı çıkmam gerektiğini isterse beraber çıkabileceğimizi söyledim. İnci gibi düzgün beyaz dişlerini göstererek kocaman gülümsedi. Onun gülüşü karşısında sırıtmaya çekindim ve dudaklarımı tebessüm etmeye zorladım. Giyinip evden çıktım ve Aylin’in vedalaşıp gelmesini bekledim. Kızın “güle güle” demesi bile yarım saati buluyordu. Apartmandan çıktık ve yağmurun altında otobüs durağına kadar konuşmadan hızlı adımlarla yürüdük. Durağa varıp beklemeye başladığımızda da kısa süren bir sessizlik oldu. Sessizliği Aylin bozdu. Bana yakında Onur ile ayrı bir eve çıkmak istediklerini söyledi, “iyi” dedim, “zaten bekliyordum, birbirinize çok yakışıyorsunuz. Gülümsedi, “sen de kendine birini bulmayacak mısın? Hani saçlarını biraz uzatsan, biraz daha renkli giyinsen…” diye karşılık verdi. Ona gülümseyip teşekkür ettim, böyle görünmemin ya da giyinmemin benim seçimim değil de toplumun bana biçtiği bir rol olduğunu ona anlatmaya hazırladım kendimi. İnsanlar ile olan ilişkim bu tür tiratlar üzerine kuruluydu ama o an bütün bunları anlatmanın hiçbir anlamının kalmadığını fark etmiştim, sürüde bir tek Onur ve ben kalmıştık ve şimdi Onur gidiyordu, beni sürüden atmış ve yerime Aylin’i bulmuştu. Kabaca söylemek gerekirse bütün hadise kafama o an dank etti. İşin kötüsü Aylin de bütün bunların farkındaydı, o sistemin işleyişini çözmüştü, o (ne yazık ki) o kadar da salak değildi. Otobüsü geldiğinde bana o kocaman gülümsemesinden bir tane daha verdi ve araca binip gitti.
Önce kötü hissetmeye çalıştım, sonra ağlamaya çalıştım ama o an için ikisi de bana anlamsız ve gereksiz geldiler. Onun yerine eve döndüm, bulaşıkları yıkadım ve kendimi koltuğa bıraktım. Yorgun hissediyordum, yorgun olmalıydım. Bir şeyler yanlış geliyordu ama düşünemeyecek kadar uykum vardı. Gözlerimi kapattım ve düşünmekten vazgeçtim. Kendimi hafifçe cama vuran yağmura verdim. Farkına bile varmadan uykuya daldım.
“Rahatsız oluyorsun, istersen balkona çık” dedi Onur ve gözlerimin içine bakarak sigarasının dumanını burun deliklerinden dışarı püskürttü. Sigara içmiyordum, bunu biliyordu ama gene de baş başayken sigara içiyordu. Duman gırtlağımı yakmaya başlamıştı, oturduğum koltuktan kalktım ve kendimi balkona kapattım. Son bir aydır her akşamüzeri Onur’un yeni sevgilisi onu ziyarete geliyor, birlikte mutlu aileyi oynuyordular. Koltuğa oturuyor ve birbirlerine gün içinde olan biteni rapor ediyorlar. Onur için dünyadaki en önemli şey birden bire Aylin’in kuaförde geçirdiği iki saat oluyor ve ben hayatımın iki koca saatini tavana bakarak geçiriyorum. Onları dinleyip dinlememem pek umurlarında değil, zaten orda olmamın tek sebebi Aylin’in ne kadar “harikulade” olduğunu ve benim ne kadar olmadığımın altını çizmek olduğunun farkındayım.
Onur’un insan seçimini daima takdir etmişimdir. Her zaman en eğlenceli ve ilgi çekici insanlar ile birlikte olurdu, bir sürü lideriydi ve sürüsüne itici birini aldığını asla göremezdiniz. Onu neredeyse beş yaşımdan beri, annemin, kardeşim ile benim ellerimden tutup apartmana yeni taşınan komşuyu ziyarete sürüklemesinden beri tanırım. Annem de böyle şeyleri Onur gibi oldukça sık yapar. Sizin yerinize karar verip sizi korur ve gözetir. İkisi de savaşçı ve liderdir. Tabi Onur o zamanlar daha küçüktü ve çevresinde peşine takabileceği fazla insan yoktu. Aylin’in yerimi alması neredeyse bütün bir çocukluk dönemi boyunca beklemişti.
Görünüş olarak bir erkeğe benzediğim için Onur ile aynı eve çıkmam çok da zor olmadı. Kendi ailem bile benden umudu kesmişti. Tabi ayrı eve çıkma fikri de diğer bütün “birlikte” fikirleri gibi Onur’dan çıkmıştı. Onun bütün fikirleri “birlikte” ve “beraber” kavramları üzerine kurulurdu. O da benim gibi hiç bir şeyi tek başına yapamazdı. Bunu kırmak, kimseye bel bağlamamak istemişti. O benim aksime daha başı boş yetişmişti. Bu yönden ona biraz acıyordum ama bu ne ona ne de bir başkasına bir şey ifade etmiyordu. Artık o küçük erkek kardeş aramıyordu, o daha narin ve daha güzel bir şeyleri arıyordu. Balkonun korkuluklarına yaslanıp yağan yağmuru izlerken bunları düşünüyordum. Bir yerde kendimi ikna ediyordum.
Benim çocukluğum daha çok kendimi ikna ederek ve kimseye hayır diyemeyerek geçmişti. Savaşmayı hiç beceremedim, beni sürekli kollayan birileri mutlaka olurdu. Kendimi pısırık biri olarak yetiştirdim, böylesi daha çok hoşuma gitmişti. Tembeldim ve başkasının benim yerime karar vermesine alışıktım (Hala da öyleyim). Ayrı eve çıkmayı kabul edişim de biraz bu yüzdendir. Bir sabah Onur ile otururken bana ayrı eve çıkmayı önerdi. Benim için daha iyi olacağını, ailemden ve evde gördüğüm bütün o baskıdan uzaklaşabileceğimi söylemişti. Başta istemedim, çok teferruatlı bir işti ve Onur ile birlikte yaşamak istediğimi zannetmiyordum. Ama ona itiraz edemedim. Ona onunla eve çıkmak istemediğimi, çünkü aşırı kontrolcü ve uzun vadede sinir bozacak derecede yapışık biri olduğunu söyleyecek cesareti kendimde bulamadım. Ayrıca kız olmamın bir şey ifade etmediğini de biliyordum. Zaten hiçbir zaman etmezdi. Böylece kendimi kabullenişin güçlü kollarına bıraktım. Uzaklaşma ve saklanma fikrinin güzel gelmesini, buna ihtiyacım olduğunu ve Onur’un bana saydığı diğer bütün gerekçeleri sindirmeye başladım.
Ev dediğime bakmayın, oldukça küçük bir apartman dairesi bulup yerleşmiştik. Bir oda, bir salon, açık mutfak ve bir banyodan ibaretti. Onur’un odayı almak için beni ikna edeceğini biliyordum ve o bunu yapmadan salonda yatmak için gönüllü oldum. Daha en baştan kontrolde olduğunu bana hissettirmesini istememiştim ve salonun pencereleri daha genişti. Ayrıca evin neredeyse tek özelliği küçük balkonunun bir parça deniz görmesiydi.
Salona girdiğimde Aylin gene sevgilisinin yanına oturmuştu, ben de gene karşılarındaki eski kahverengi eski koltuğa gömüldüm. Bu koltuğu taşındığımızın ertesi günü sokakta bulmuştuk. Bunun gibi evdeki bir çok eşyayı da dışarıdan toplamıştık. Duvardaki posterler, salondaki tek ayağının yerine kitap döşenmiş küçük masa ve benim en sevdiğim iki rafı eksik kitaplık evin havasını oldukça değiştirmişti. Burası benim için bir evden çok ganimetlerimi sakladığım bir mahzendi. Materyalist biri olduğum da her halimden anlaşılırdı, eve gelen herkese kitaplığımdan uzak durmasını söylerdim. Aylin gene konuşmaya başlamıştı. Anlaşılan bu gün çektirdiği fön ona yetmemişti. Oturduğum yerden kollarımı sarkıttım ve etrafa bakınmaya başladım. Bu eve taşındığımda yanıma sadece iki tane çanta almıştım, eşyalarımı hep çantalara koyardım. Bu kendimi daha özgür hissetmemi sağlıyor, bana enerji veriyordu. Bir yerden kaçamadığımı hissettiğim zaman uykum gelir, elim ayağım çekilir. Bedenimi savaşmaktan ziyade kaçmaya programladığımdan olsa gerek, bir sorunun üstesinden gelemediğim zaman sızarım. Son zamanlarda bunu daha net olarak görebiliyorum. Özellikle de Aylin konuşurken kollarımın ve bacaklarımın birden uyuşmasını buna örnek olarak gösterebilirim. Bunun için çantalarım hep topludur. Böylece kendimi, canımı sıkan herhangi bir konuşmadan kolayca kaçabileceğime inandırıyorum.
Her neyse, Aylin birden oturduğu yerden kalktı ve bir yere gitmesi gerektiğini, acelesi olduğunu söyledi. Tam olarak ne dediğini dinlememiştim, daha çok gereğinden fazla doldurulup şişen pembe sırt çantama ve yeşil kulplu lacivert valizime odaklanmıştım. Ama Aylin’in acelesi vardı ve bu iyi bir şeydi, hem dışarı çıkmak için benim de bir mazerete ihtiyacım vardı. Bulaşık sırası o akşam bendeydi ve salonda oturduğum her dakikanın başında Onur bulaşığı ne zaman yıkayacağımı soracaktı. Hızla ayağa kalktım ve sanki onun ayağa kalktığını görmemiş, görse bile umurunda olmayan bir tavır takınmaya çalıştım. Bir kere daha ne kadar kötü bir oyuncu olduğumu fark ettim.
Aylin’e, benim de dışarı çıkmam gerektiğini isterse beraber çıkabileceğimizi söyledim. İnci gibi düzgün beyaz dişlerini göstererek kocaman gülümsedi. Onun gülüşü karşısında sırıtmaya çekindim ve dudaklarımı tebessüm etmeye zorladım. Giyinip evden çıktım ve Aylin’in vedalaşıp gelmesini bekledim. Kızın “güle güle” demesi bile yarım saati buluyordu. Apartmandan çıktık ve yağmurun altında otobüs durağına kadar konuşmadan hızlı adımlarla yürüdük. Durağa varıp beklemeye başladığımızda da kısa süren bir sessizlik oldu. Sessizliği Aylin bozdu. Bana yakında Onur ile ayrı bir eve çıkmak istediklerini söyledi, “iyi” dedim, “zaten bekliyordum, birbirinize çok yakışıyorsunuz. Gülümsedi, “sen de kendine birini bulmayacak mısın? Hani saçlarını biraz uzatsan, biraz daha renkli giyinsen…” diye karşılık verdi. Ona gülümseyip teşekkür ettim, böyle görünmemin ya da giyinmemin benim seçimim değil de toplumun bana biçtiği bir rol olduğunu ona anlatmaya hazırladım kendimi. İnsanlar ile olan ilişkim bu tür tiratlar üzerine kuruluydu ama o an bütün bunları anlatmanın hiçbir anlamının kalmadığını fark etmiştim, sürüde bir tek Onur ve ben kalmıştık ve şimdi Onur gidiyordu, beni sürüden atmış ve yerime Aylin’i bulmuştu. Kabaca söylemek gerekirse bütün hadise kafama o an dank etti. İşin kötüsü Aylin de bütün bunların farkındaydı, o sistemin işleyişini çözmüştü, o (ne yazık ki) o kadar da salak değildi. Otobüsü geldiğinde bana o kocaman gülümsemesinden bir tane daha verdi ve araca binip gitti.
Önce kötü hissetmeye çalıştım, sonra ağlamaya çalıştım ama o an için ikisi de bana anlamsız ve gereksiz geldiler. Onun yerine eve döndüm, bulaşıkları yıkadım ve kendimi koltuğa bıraktım. Yorgun hissediyordum, yorgun olmalıydım. Bir şeyler yanlış geliyordu ama düşünemeyecek kadar uykum vardı. Gözlerimi kapattım ve düşünmekten vazgeçtim. Kendimi hafifçe cama vuran yağmura verdim. Farkına bile varmadan uykuya daldım.

Hiç yorum yok: